
Bayramdan önceki bir hafta boyunca yumuşacık bir hava, yemyeşil bir bitki örtüsü, ipek gibi düz, parlak ve tertemiz bir denizin eşliğinde Karaburun'u karış karış geziyordum.
Niye bilmiyorum ama çok çok uzun zamandan beri Karaburun sevdam var, hem de hiç görmeden, bilmeden... Aslında, çokta yabancısı değilim, araştırmışım, etmişim. Gitsem kendi başıma idare edebilirim. Yine de heryeri, bilen birileriyle gezmek istiyorum. Sonunda, trekking turları düzenleyen bir şirkete ulaşıyorum: Aktif Azimut. Sonia Hanım bu şirketin ortaklarından. Yazışıyoruz ve bir program belirliyoruz. Bu sadece bana özel bir program oluyor.
Beklenen gün geliyor ve İzmir'e gidiyorum. Oradan da, belirli saatlerde kalkan minübüsle ver elini Karaburun. Yol çok virajlı fakat nefis. Her virajın arkasında başka bir manzara. Bu yolla ilgili o kadar şey duydum ki!!!... Bakirliğinin ve doğallığının bozulmamasını bu yollara bağlayıp şükredenler de var. Bir Bodrum, Çeşme olamamasının nedeni olarak görenler de. Ben hiç bozulmasın diye dua edenlerdenim.
Karaburun İskele'de bulunan Keyfim İskele Otel'e yerleşip, Sonia Hanım'la buluşmak için beklerken, çevreme göz gezdiriyorum. İskele kötü yapılaşmadan nasibini almış. Tepelerde çok çirkin ve dip dibe yazlıklar. Mevcut balıkçı restoranları hala açık. Sezonu kapatmamışlar. Yaz kış kalanlar çok. Yazın köpek sahibi olup, kışın sokağa salan insanların, zavallı cins köpeklerini görüyorum. Sonra bolca kedi. Rengarenk kayıklarla dolu iskele tarafı hoş.
Sonia Hanım geliyor ve tanışıyoruz. Sonia Hanım, Belçika asıllı Türk vatandaşı, üniversitede Türkoloji okumuş, uzun yıllar Türkiye'yede yaşamış ve en sonunda Karaburun'a yerleşmiş. Şimdi tam bir Karaburunlu. Evlenmeden önce, "Ben mi, Karaburun mu?" diye soran kocasına "Sen, Karaburun'da" demiş.

Ertesi gün turumuz başlıyor. İlk gün doğu bölümünü gezeceğiz. Karaburun bolca dağ, vadi, yamaçlar ve bu yamaçlara oturmuş köylerden oluşan doğa harikası bir yer. Köyler taş yapılardan oluşuyor. Evlerin sahipleri, çoğunlukla yamaçlardan inip, kıyılara ya da iş için İzmir'e yerleşmiş. Yamaçtaki evlerde çok yaşlılar oturuyor. "En büyük mahalle mezarlık" diyorlar ki bunu duyunca acayip üzülüyorum. Neyseki 100 küsür yaşına kadar yaşayanlar var. 85 yaşındaki bir amca, elinde çapası bahçesine giderken, bizimle muhabbet ediyor. Her köyde bir meydan ve eski, minaresi çok güzel bir cami, bir okul, bir çeşme ve manzaralı bir kahve var. Kahvelerde oturan amcalarla muhakkak bir merhabalaşıp, çaylarını içiyoruz. Herkes Sonia Hanım'ı tanıyor, çok seviyor. Ben de çok seviyorum. Hayatımda gördüğüm en bilgili kadın. Karaburunlular çok şanslı diye düşünüyorum.
Köylerin dar sokaklarında yürüyoruz. Evlerin çoğu bakımsızlıktan yıkılmış. Birkaç senedir dışarıdan bu köylere ilgi artmış durumda, eski evleri alıp, yenileyip oturanlar var. Bu ilgi ev fiyatlarını da haliyle arttırmış. Bana kalsa köylülerin evlerini satıp, gitmelerini istemem. Çok bereketli topraklar var. O amcaların çocukları, torunları evlerine dönüp tarım yapsalar belki daha mutlu ve zengin yaşıyacaklar. Çünkü bu topraklarda 1950-70 arası boş yer bulmak zormuş. Heryer üzüm bağlarıyla doluymuş. Tırlarla gelip, Avrupaya üzüm götürdüklerini söylüyorlar. E değişen ne? Politikalar...

Ertesi gün Mete Abi bizi Yayla Köy'e götürüyor. Oradan Uzundere Vadisi'ne girip, 4 saatlik bir yürüyüşle Bozköy'e ulaşacağız. Yayla Köy'den ve insanlarından çok etkileniyorum. Oradaki evler koyu kahverengi bir taştan yapılmış. Yollar daracık ve dimdik. Ancak yürünebilir. Halkı çok yaşlı ama çokta çalışkan, işleri bitmiyor. Yayla Köy'e kadar olan binlerce dönüm arazi kiralanmış, heryerleri telle çevrelenmiş. Dağlarda keçi yetiştiren bu insanların, keçilerini geçirecekleri bir boşluk bile bırakmamışlar. Hayvancılığın bittiğini söylüyorlar. Bu da beni çok üzüyor. Şehirden gelip, saygısızca bu insanların haklarına tecavüz edenlere çok kızıyorum. Yayla Köylüler, evlerinin altındaki yamaca bostan yapmışlar. Hepinin bostanı dipdibe, sulamaları çok ilginç. Suya en yakın olan kendi sebzelerini sulayana kadar, eliyle topraktan bir baraj hazırlıyor. İşi bitince barajı açıyor ve hemen yanındaki sırası gelince sebzelerini sulamaya başlıyor. Bal kabaklarını yer işgal etmesin diye çitin hemen dışına ekiyorlar. Of of daha ne güzellikler.
Yürüyüşümüz nihayet başlıyor. Uzun dere vadisi muhteşem bir yer. Özellikle şubat, mart, nisan aylarında bütün çiçeklerin açtığını, herşeyin daha muhteşem olduğunu söylüyor Sonia Hanım. Ağzım açık yürüdüğüm için birkaç kere tökezliyorum. Yüzyıllık zeytinlerin, mis kokulu sakız çalılarının arasından geçiyoruz. Yüzlerce keçi, aralarından geçerken gözlerini dikip bana bakıyorlar. Selam çakıyorum. Birkaç meleme girişimim oluyor. Takmıyorlar beni.
Bozköy'e ulaşıyoruz. Bu vadi ve deniz manzaralı köy için Sonia Hanım ve Mete Abi'nin çok güzel planları var. (şuradan okuyabilisiniz.) Bozköy toprağıyla da çok bereketli bir yer. En güzel nergisler ve sümbüller burada yetişiyor. Aralıktan şubata kadar nergis ve sümbül toplayan köylüler, sonra enginarlarını hasat edip pazarlamaya başlıyorlar.

Son gün Karaburun'un batısını geziyoruz. Terkedilmiş eski Rum köyü Sazak'ı görüyorum. Badembükü koyuna giriyoruz. Bu harika plajda biraz nefeslenip, Hikmet Hanım'ın nefis açma gözlemelerinden yiyoruz. Karaburun'da sepet peyniri ve kopanisti yapılıyor. Sepetler doğada yetişen bir ottan örülüyor. Keçi sütünden yapılan peyniri, deniz suyuyla kesip, lor haline getiriyorlar. İşte yediğim o gözlemeler lor ve pazıdan. Üzerine kendi bahçelerinden sıktıkları zeytin yağını sürüp, öyle ikram ediyor Hikmet Hanım. Batı tarafında heryer mandalina bahçesi. Daha yeşil halde, turfandayken topluyorlar kadınlar, adamlar mandalinayı. Bize de bol bol veriyorlar. Mis kokuyor.
Küçükbahçe köyünde Zehra Hanım'ın evine uğruyoruz. Kendisi Karaburun Kadınları Agro Turizm Başkanı. Karabaşotundan, enginardan, turunçtan, yaptıkları nefis reçelleri tadıyorum. Tel kırma el işlerine bakıyorum. Küçükbahçe köyünden Hasan Amca'nın yetiştirdiği Selluka'ları hayatımda ilk defa görüyorum. İzmir'in bu nefis kokulu ve nefis görünüşlü çiçeği kaybolmaya yüz tutmuşken Sonia Hanım'ın ısrarıyla Hasan Amca tarafından yeniden yetiştirilmiş.
Otele dönerken hektarlarca alanın çitle çevrildiğini görüyorum. Güya zeytin fidanı dikilmiş bu yerler hakkında birçok söylenti var. Bu yerleri kiralayanların çoğunluka maden, hatta altın şirketi olması ve ne hikmetse bu şirketlerin birden tarımla ilgilenmesi herkese garip geliyor. Kaz Dağları ile ilgili haberleri okuyunca da korkmadan edemiyorum. Karaburun'un ne turizm, ne yazlıkçı istilasına uğramasını, ne de bağrının altın, mermer ya da herhangi birşey için deşilmesini istemem. Bu bereketli topraklarda, tarım hem de organik tarım ve eko-turizm yapılmalı... Başka birşey değil.
Aktif Azimut: 0 232 731 24 63
Aktif Azimut yürüyüş programları için tıklayın


























son 100 yorum